Valizim


Valizim
Valizim
Fotoğraf: Merve Eylül Yıldırım

O hafta ne televizyon izleyebilmiş, ne de sanal aleme girebilmiştim. Akıllı bir telefonum da yoktu o sıra, dünyadan da haberim. Ankara’ya vardığımda, her cuma akşamı yaptığım gibi Tunalı’ya doğru yol alırken; psikoloji üzerine, felsefe üzerine, din üzerine konuşmak istediklerimi aklımda sıraya koymakla meşguldüm. Her zamanki tayfayla buluşacağım o günü benim için diğerlerinden farklı kılan tek şey elimdeki valizdi.

Diğerlerine anlatacak gündelik ama farklı hikâyelerle dolu olduğunu sandığım valizimle o akşam, arkadaşlarımın yanına vardığımda aslında farklı bir hikaye duyacak olanın ben olduğumu anladım. Anlamlı, umutlu ancak biraz da kaygılı yüzleri karşımda görünce “merhaba” demeden, “hayırdır” dedim. “N’olmuş olabilir” diye içimden geçirerek bir tebessümle, tebessüme davet ettim herkesi. Çok da gülümsenecek bir gün değildi belli ki “herkes buraya toplanacak birazdan, protesto yapılacak” sesiyle irkildim birden. “Protesto mu?” dedim içimden ve bir panik sardı aniden. Ben, hiç kimseyi ya da hiçbir olayı bir toplulukla ve yüksek sesle eleştirmemiştim ki… Öyle büyütmüşlerdi; acı çekenleri senden değilse görmezden gel, sesini çıkarma. Fazla suya sabuna dokunmadan yaşa, hakkın yense de ses etme. İsyan etme, idare et ve böylece mutlu ol. Oysa huzurun formülümü içermiyordu bu karışım. Oysa daha çocukken başlamıştım dışlanmaya; ne yazık ki sessiz kalmaya da…
Bir din okuluna gidiyor diye, 11 yaşında bir çocukla dalga geçmişti büyükleri de akranları da hem de uzun yıllar… Kızlar da pek pas vermiyordu gizli gerçeği fark edince. Bu yüzden uzun süre saklanmıştı çocuk, önyargılara karşı görünmez bir adam olmak istemişti… Fakat gizlenmek kolay değildi, Hüküm Dağı’nda dövülmüş kıymetli bir yüzüğü yoktu çünkü. Okulun önünden otobüse bindiğinde, mutlaka biri ya tuhaf hissettirecek bir bakış atıyor, ya da duyarlı (!) olan başka biri yanına sokulup “bu okulda okursan adam olamazsın, doktor ya da mühendis olamazsın” diyordu. Çocuksa, ne doktor olmayı, ne de herhangi bir şey olmayı düşünüyordu büyürken. Tek istediği anlamaktı hayatı, bu olan biteni. Yetişkinliğin ne olduğunu, akıl verenlerin, bu cüreti nereden aldıklarını bilmek istiyordu… Buna rağmen o duyarlı (!) adamın ortaya attığı kehaneti doğrularcasına, herkes gibi özgürce bir üniversite seçimi yapabilmek için okulunu değiştirmek zorunda bırakılacaktı… Bu onun istediği bir şey olurdu belki, ancak bu karar bir zorlama sonucu olmamalıydı. Özgürce verilmeliydi; o okula devam etmek ya da allahaısmarladık deme kararı. Ama pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da seçme özgürlüğü yoktu. “Baba” ya da “devlet baba” aynı şeydi. Kapana kısılmak böyle bir şey olmalıydı; yıllar bir bir akıp giderken soru soruyordu, konuşuyordu; ama konuşmuyordu… Ses çıkarmanın pek bir anlamı da yoktu. Ne okulunda içinden geldiği gibi haykırmasına izin veriliyordu, ne de dışarıda. Yıllar sonra ikisinin de, okulun ve dışarının da, zıtmış gibi görünen oysa tek bir tornadan çıkan tastamam aynı zihin zindanları olduğunu anlayacaktı… Tıpkı, elinde o valizi tuttuğu gündeki fark ettiği gibi.
Valizi elimden bıraktım ve “benim tanıdığım Türkiye insanı ağaç için sokağa çıkmaz” dedim. Her gün buruşturup buruşturup çöpe attığımız kağıtlar aklıma gelmişti o an. Öyle ya İçinde gezdiğimiz alışveriş merkezleri sadece otlar yolunarak inşa edilmemişti. Evlerimizdeki pahalı mobilyalar, ağacı kesmek isteyen ya da ağacın kesilmemesi için toplanan kimilerinin, bindiği su köpürten lüks yatlar ya da sadece tekneler çoğu zaman plastikten yapılmıyordu. O halde bu tepki ancak bir birikimden doğan öfke patlaması olabilirdi, en azında örgütlü davranmayan, hiç eylem görmemişler için. Ve yine en azından; site çocuklarının öfkelerinin dinip evlerine geri dönmeleri için bir özür ya da bir geri adım yetebilecekken, sokakta saklambaç ya da dalya bile oynamamış o çocukları günlerce dışarıda kalma isteği uyandıran kışkırtıcı söylemlerin güdüsü nereden geliyordu?
 
…Başkalarının yanında, dalga geçen bir üslupla küçük düşürmek için “sen hangi okula gidiyorsun” diye soruyordu çocuğun komşusu. Hem de her karşılaşmalarında… Böylece çocuk, hangi yoldan eve giderse komşusuyla karşılaşmayacağını, hangi otobüse binerse birilerinin kendisine ilişmeyeceğini, okulun arması kabak gibi görünen ceketini giydiğinde hangi saatte sokağa giriş yaparsa hoşlandığı kızla karşılaşmayacağını labirentte içgüdüleriyle peynirin yolunu bulan fareden daha iyi biliyordu. Böylece işleri yoluna koymayı öğrenmişti. Ama hala, gerçekten konuşmuyordu. Aydın olmakla zorba olmak arasındaki farkı göremeyenlerle, dini ve ahlakı tek elde sanan, daha doğrusu kendisine özgürce seçme şansı verilmeden öyle öğretilen narsistçe bir kişiliğe bürünmüşlerle kendi iç dünyasında farkında olmadan savaşıyordu.
 
Kin tutmamıştı çocuk, her şeye rağmen sevgiyle büyüdüğü içindi belki. Belki de, yalnızca kutuplarda seyahate çıkmayan, zihinlere vurulan zincirlerden kurtulmayı başararak düşüncelerini özgür bırakmayı biraz da olsa becerebilen diğer insanları tanıdığı içindi. Sadece biraz öfkeli bir çocuktu, o zamanlar pek açığa vuramasa da öfkeli…
 
O gün, belli ki yeterli sevgiyle değil de daha fazla korku ve öfkeyle büyüdüklerinden kinlerini bağırlarında taşıma esaretinden kurtulamayanlar belki de artık açıkça bunu kusmak zorunda kalmıştı. O çocuk gibi dalgaya alınmışlardı, saygısızlık görmüşlerdi, inançlarına saldırılmıştı… Ama intikam gibi ilkel bir duygudan kurtulamamış olacaklardı ki kendilerine acı çektiren ayrımcı bakış açısına, zorbalığa şimdi onlar bürünmüşlerdi o günden sonra iyice…
“Gezi”, başarılı olamazdı. Çünkü Gezi Ruhu, öncelikle kendi önyargılarına ve zorbalıklarına karşı bir devrim yapamamıştı. Zaman zaman öyleymiş gibi fikirler dile getirilse de her bireyin hakkı olan adalet, hoşgörü ve saygı yine belli bir bakış açısını ve kesimi sahipleniyordu. Ötesi içinse ikna edici deliller ortaya koyamadı çoğu zaman. “Diğerlerine” gerçekten kucak açamadı ve eleştirdiği zihniyetin düştüğü hataya doğru sürüklendi gün be gün. Bu nedenle zorbalığın, bölücülüğün üzerine devrilmedi o ağaçlar; yine de başkalarının değerlerine, inancına, yaşantısına ve düşüncesine saygının tohumlarını ekti o parka… Bir gün ağaç olacak tohumları…
Psiyazar Evren HOŞRİK